2.Abdulhamidin 100 Yıllık Son Mektubu

0 yorum

"Yâ Hû...
Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain
Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.
İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamât Hazretlerine ref ediyorum:

Mübarek ellerini öperek ve duâlarını rica ederek selâm ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selâmette daim olduğunuzdan dolayı Allah'a hamd ve şükürler ettim... Efendim, evrâd-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah'ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edâya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teâlâ Hazretlerine hamd ederim ve dâvet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilâfet-i İslâmiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim. Ancak ve ancak 'Jön Türk' ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti'nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Dünya dolusu altın verseniz bu teklifi katiyen kabul etmem
Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: 'Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye'ye ve Ümmet-i Muhammediye'ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem' diye kat''î cevap verdikten sonra hal'imde ittifak ettiler.

Ve beni Selanik'e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla'ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm'a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Bu mühim meselede şu maruzatım kâfidir.
Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selâmlar ederim. Ey benim muazzam üstadım! Bu bâbda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin mâlûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.

Veselâmualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.
Hadim-i el-Müslimin
Abdülhamid"

Pkk Ermeni mi?

0 yorum

Pkk Ermeni mi?


video

Ezan Aslına Nasıl Döndü?

0 yorum
Ezan Nasıl Aslına Döndü?


video

Gaziantep Tarihi

0 yorum

Gaziantep tarihinin oluşumunda ve niteliğinde yer unsurunun önemi büyüktür. Bölgenin ilk uygarlıklarının doğduğu, Mezopotamya ve Akdeniz arasında bulunuşu güneyden ve Akdeniz´den doğuya, kuzeye ve batıya giden yolların kavşağında oluşu, uygarlık tarihine ve bugüne yön vermiştir. Bu nedenle Gaziantep, tarih öncesi çağlardan beri insan topluluklarına yerleşme sahası ve uğrak yeri olmuştur. Tarihi İpek yolunun da bölgeden geçiyor olması İl´in önemini ve canlılığını devamlı olarak korumasını sağlamıştır.

Gaziantep´in tarih devirleri Kalkeotik, Paleolitik, Neolitik, Kalkolitik dönemler, Tunç Çağı, Hitit, Med, Asur, Pers, İskender, Selefkoslar, Roma ve Bizans, İslam-Arap ve İslam-Türk devrileri olarak sıralanabilir. Bu dönemlerin izlerini günümüzde de açık bir şekilde görmek mümkündür.

Ayıntap olarak bilinen eski kent, bugünkü Gaziantep´in 12 km. kuzeybatısında Dülük Köyü ile Karahöyük Köyü arasındadır. Yapılan arkeolojik araştırmalarda taş, kalkeolotik ve bakır dönemlerine ait kalıntılara rastlanmış olması yörenin Anadolu´nun ilk yerleşim alanlarından birisi olduğunu göstermektedir.

Bir süre Babil İmparatorluğu´nun egemenliği altında kalan Gaziantep, M.Ö. 1700 yıllarında Hitit Devleti´nin bir kenti olmuştur. “Dülük” şehri ise Hititlerin önemli bir dini merkezi olduğundan ayrı bir önem taşımaktadır.

Gaziantep ve çevresi M.Ö. 700-546 yılları arasında Asur, Med ve Pers İmparatorluklarının yönetimine girmiştir. Büyük İskender´in Pers Devletini yıkmasından sonra Romalılar´ın, M.S. 636 yılına kadar da Bizanslılar´ın egemenliği altında kalmıştır. Gaziantep; Kahramanmaraş´tan Halep´e, Birecik´ten Akdeniz kıyılarına ve Diyarbakır´dan İskenderun´a giden anayollar üzerinde bulunduğundan, her dönemin kültür ve ticaret merkezi olma özelliğini korumuştur.

Hz. Ömer zamanında İslamiyet´in Arap Yarımadası dışına yayılması için sürdürülen mücadeleler esnasında İslam ordusu, Gaziantep yöresi ile Hatay´ı Bizanslılardan aldı. Hemen ardından kansız ve savaşsız Suriye ve Antakya yöresi de İslam kuvvetlerinin eline geçerek vergiye bağlandı. İşte Gaziantep´in ünlü Ömeriye Camii o dönemde fethin sembolü olarak yapılmıştır.

1071 Malazgirt Savaşı´ndan sonra bölgede Selçuklu İmparatorluğu´na bağlı Bir Türk Devleti kurulmuştur. 1270 yılında Moğolların istilası ile yıkılan kent, daha sonra Dulkadiroğulları´nın (1389) ve Memluklular´ın (1471) eline geçmiştir. 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Memluklular´a karşı yapılan Mercidabık (Kilis Yakınlarında) meydan savaşından sonra Gaziantep ve yöresi Osmanlı İmparatorluğu´nun yönetimine girmiş oldu.

Osmanlılar döneminde çok sayıda camii, medrese, han ve hamam yapılmış, kent aynı zamanda imalat, ticaret ve el sanatları yönünden de ilerlemiştir.

1641 ve 1671 yıllarında yöreyi iki kez ziyaret eden Evliya Çelebi burada 22 mahalle, 8 bin ev, 100 kadar camii, medrese, han, hamam ve üstü kapalı çarşı olduğunu anlatır.

I. Dünya savaşı sonunda Gaziantep önce İngilizler, daha sonra da Fransızlar tarafından işgal edilmiştir. Nitekim Gaziantep savunması Ulusal Kurtuluş Savaşı tarihinde ayrı bir sayfa olarak yerini almıştır.

Nazım Hikmet Ülkeyi Nasıl Terk Etti?

0 yorum

İki adam, küçücük bir motoryatı üzerinde dingin denizin üzerinde gitmektedirler. Yüzlerinde hem geride bırakılanlar hem de önlerinde olanlardan doğan bir endişe vardır. Küçük tekne; Boğaz’dan çıkmak üzeredir.

Teknenin üzerindeki adamın aklında iki seçenek vardır; ya doğrudan Bulgaristan’a gitmek ya da Plehanov gemisini durdurup içeridekiler kendisini tanırsa o gemiyle birlikte Romanya’ya gitmektir.

Gemiyi durdururlar.

Gemi işçileri güverteye çıkıp bu küçük teknenin üzerindeki adamlara “kimsiniz”diye bağırır. İçlerinden biri cevap verir. “Ben..” der.

“Nazım Hikmet!”

1902’de doğdum

doğduğum şehre dönmedim bir daha

geriye dönmeyi sevmem

üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim

on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği

kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu

ve on dördümden beri şairlik ederim

“Ameriken emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet..”

Amerikan Başkanı Henry Truman 1947 yılında Amerikan parlamentosunda açıkladığı yeni dış siyaset modeliyle dünyada ciddi bir güç merkezi haline gelen ve diğer ülkelerde de kimi gruplar tarafından desteklenen Sovyetler Birliği’ne karşı tüm dünyada bir mücadele başlatıyordu. Daha sonra Marshall Planı ile daha da pekiştirilen Truman Doktrini; özellikle Avrupa’da; Sovyetler Birliği’nin çekim alanına girmesi muhtemel ülkelere geniş krediler vererek Amerika’nın yanına çekmeyi amaçlıyordu.

Türkiye de 1947 yılında ve sonrasında hem Truman Doktrini’nden hem Marshall Planı’ndan çok ciddi yardım ve krediler aldı. Ancak, elbette ki bu kredileri Amerika karşılıksız vermiyordu. Verilen krediler karşılığında krediyi alan ülke dış politikada Amerika’ya yakın uluslar arası kuruluşlara girip bu kuruluşların anlaşmalarına imza atmak zorundaydı. Aynı zamanda krediyi alan ülke; ülke içindeki Amerikan karşıtı ve/veya Komünizm yanlısı kişi ve grupları takibata alıp tevkif edecekti.

Bu anlaşmalarla birlikte; Türkiye’de konumu ve durumları zaten haliyle zor olan Komünistler daha da zor duruma düşecekti. Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin arası; Türkiye’deki Komünistlerin tevkifi –örneğin Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı gibi komünistler; 1925’te İstiklal Mahkemesi’nce tutuklanmıştı, suçları Komünistlikti- ve Stalin’in Boğazlar için birkaç kez nota göndermesi ve Kars-Ardahan illlerini istemesi nedeniyle bir hayli bozuktu.

Nazım Hikmet için Türkiye-ABD yakınlaşmasının başladığı yıllardan öncesi de bir hayli zordu. Hikmet; Bolu’ya öğretmen olarak atandıktan sonra Batum üzerinden Moskova’ya gitmiş ve orada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde eğitim aldıktan sonra Türkiye’de dönerek Aydınlık dergisinde çalışmaya başlamıştı. Bu dergideki yazı ve şiirleri nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmış ve 15 yıl hapsi istenmişti. Bunun üzerine Sovyetler Birliği’ne geri dönen Hikmet; 1928 yılında çıkarılan afla birlikte “memlekete” geri döndü.

Geri döndüğünde Resimli Ay dergisinde ve İpekçi Film Stüdyo’sunda çalışmaya başlamıştı. Takma isimlerle çeşitli dergilerde yazı ve şiirler yazmaya devam ediyordu. Aynı zamanda Piraye ile evlenmiş ve Piraye’nin diğer evliliklerinden olan üç çocuğuna da babalık ediyordu.

Ancak 17 Ocak 1938 tarihinde hayatı yeniden değişti.

Bu tarihte Nazım Hikmet’in çalıştığı İpekçi Film Stüdyo’sunu basan polisler orada bulamadıkları Nazım Hikmet’i evinde yakalayıp gözaltına aldılar. Ne suç işlediğin bile bilmeyen Nazım Hikmet haksız yere uzun süre tutuklu kaldı.

Ardından, “Harp Okulu Komutanlığı Davası” olarak bilinen davada yargılandığını öğrendi. İddiaya göre Nazım Hikmet başlarında Ömer Deniz isimli bir subayın bulunduğu sosyalist bir cuntaya önderlik ediyordu. Bu cunta ise “darbe” yapacaktı!

İddianamenin dayanakları oldukça çürüktü: Ömer Deniz, Nazım Hikmet’in kendilerine önderlik etmediğini söylemişti. Üstelik; Ömer Deniz ve Nazım Hikmet sadece iki kez buluşmuş; üstelik bu buluşmalar da Ömer Deniz’in önceden haber vermediği ziyaretleriydi.

Nazım Hikmet her iki ziyaretinde de Ömer Deniz’den şüphelenmiş; hatta bu Ömer Deniz’in kendisini takip eden bir polis olduğunu düşünerek evinden kovmuştu.

Buna rağmen o davadan tam 15 yıl ceza aldı. Dava hukuki değil, siyasiydi.

Üstelik; bununla da kalınmadı.

Nazım Hikmet; bu cezadan sonra bir de yine hiçbir ilgisi olmamasına rağmen Donanma Komutanlığı davasından 13 yıl ceza aldı. Suçu; donanma subaylarına kitap göndererek darbe yapmaya çalışmaktı. Aynı davadan Hikmet Kıvılcımlı ve eşi Kerime Korcan da hüküm giymişti.

Nazım’ın cezası tam 28 yıldı.

Bu cezanın 12 yılını Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde geçirdi. Nazım cezaevindeyken 2 Mayıs 1950 tarihinde açlık grevine başlar. Günde sadece üç dört bardak su ve bolca sigara içerek “ölünceye ya da serbest kalıncaya kadar” bu grevi sürdüreceğini söyler. Aynı zamanda annesi ve diğer arkadaşları onun için bir kampanya başlatırlar.

Hukuksuzluk gayet açıktır; ancak düzeltilmesi 12 yılı bulur. Nazım Hikmet 1950 yılında çıkarılan bir afla serbest kalır.

Serbest kaldıktan sonra onun için daha da serüvenli bir dönem başlar.

Kaçış planı: “951′de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün”

Nazım Hikmet hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Dünya Barış Komitesi isimli bir örgütten telgraf alır. Hikmet; o sıralarda ciddi bir polis takibatındadır. Herhangi bir eylemde bulunmamasına rağmen evi kendi deyimiyle sabah 8 ile gece 12 arasında tam 45 polis tarafından sürekli olarak çevrili haldedir.

Dünya Barış Komitesi’nden gelen telgraf; Hikmet’i İngiltere’de yapılacak Dünya Barış Kongresi’ne davet ediyordu. Ancak; Hikmet’in pasaportu yoktu. Telgrafta; eğer İngiliz makamları vize vermezse bu konuyu Komite’nin halledebileceği de yazılıydı. Ancak vize ile birlikte pasaport da gerekliydi ve bunu verip vermemek Türk devletinin insiyatifindeydi.

Nazım Hikmet, pasaport alamayacağını gayet iyi biliyordu. Tam o sıralarda hükümete yakın dinci-milliyetçi gazetelerde Nazım Hikmet aleyhine bir karalama kampanyası başlamıştı. Argümanlar belliydi; Nazım Hikmet Rus ajanı olmakla suçlanıyordu. Daha da kötüsü zaten çoğu yasaklı olan ancak yine de gizli gizli okunan Nazım Hikmet şiirlerinin Ruslar tarafından basılıp dağıtıldığı söyleniyordu.

Dünya Barış Komitesi; Nazım Hikmet’e pasaport verilmemesi durumunda buna karşı sert bir kampanya başlatacağını duyurdu. Bir yazar heyeti; İngiltere’deki Türk elçiliğine kadar gitmişti. Nazım Hikmet komitenin bu çabalarına güvenerek pasaport için başvuru yaptı.

Ama onu yine bir sürpriz bekliyordu: Askerlik!

Nazım Hikmet askerlik şubesine çağırıldığında sağlık durumu nedeniyle askerlikten daha önce affedildiğini söylediyse de bu hiçbir işe yaramadı ve Hikmet ev hapsine alındı. Üstelik Nazım Hikmet’e gelen haberler; eğer askere giderse; orada vurulup “kaçarken onu vurduk” diye propaganda yapılacağını söylüyordu.

Artık Nazım Hikmet’in önünde iki seçenek vardı; ya bir yolunu bulup kaçacak ya da askere alınıp öldürülecek ve üstelik iftiraya uğrayacaktı.

Nazım Hikmet sıkı polis takibatında olduğu için kaçışını kendi örgütlemesi gerekiyordu. Bunun için gerekli olan parayı ise Dünya Barış Komitesi tarafından kendisine verilen ödülün bedeliyle elde edecekti. Hikmet, Komite’ye telgraf çekerek paranın bir kısmının o tarihlerde Paris’te bulunan Sabiha Zekeriya isimli yoldaşına verilmesini, diğer kısmının ise kendi adına İsviçre’de bir bankaya yatırılmasını söyledi. Sabiha Zekeriya isimli yoldaşının eşi Türkiye’ye geldiğinde bu parayı Nazım Hikmet’e verdi.

Nazım Hikmet’in Türkiye’den, daha doğrusu askere alınıp öldürülmekten kaçabilmesi için aklında üç plan vardı; Sovyet sınırına gidip oradan geçmek, kaçakçılarla Suriye’ye gitmek ya da İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılıp orada –Hikmet’in deyimiyle- “halk demokrasili ülkelerden birine, örneğin, Bulgaristan’a” ulaşabilmekti. Nazım Hikmet’in aklındaki bu üç plandan ilk ikisini uygulamak mümkün değildi. Sovyet sınırı çok uzaktaydı ve zaten takibat altındayken oraya kadar gidebilmesi mümkün değildi. Suriye’ye gitmesi de aynı nedenle zordu ve üstelik Suriye devletinin onu Türkiye’ye geri vermesi mümkündü.

Bu yüzden son planı uygulmaya koydular: tekne ile kaçmak.

Peki nasıl?

Nazım Hikmet’in tekne ile kaçma planında kendi deyimiyle “bana ve partiye bağlı” bir kişi dediği eniştesi Refik Erduran da yardım etmişti. Bugün Sabah Gazetesi yazarı olan Erduran o dönemde sadece 23 yaşındaydı.

Hikmet ve Erduran Boğaz’dan nasıl kaçılabileceğini araştırmaya koyuldular. İlk olarak akıllarına motor almak geldiyse de o dönem Boğaz’da kaçakçılık nedeniyle sık sık kontrol yapıldığından onunla kaçabilmeleri mümkün olmadı. Bu yüzden saatte 2530 mil sürat yapan bir sürat motoru almayı planladılar. Ancak onu da kullanabilmeleri için yaz mevsimini beklemeleri gerekiyordu.

Nazım Hikmet, Hikmet’in kız kardeşi ve Refik Erduran bütün Boğaz’ı gizlice inceleyerek nereden kolaylıkla kaçabileceklerini bulmaya çalıştılar. Alacakları sürat motoru sadece zenginler ve Amerikalılar tarafından kullanıldığı için polisin şüphesini uyandırmayacaktı. Yaz mevsiminde zenginlerin bu motorları kullandığı bir plajdan denize açılmayı planladılar. Böylece kaçabilmek çok kolay olacaktı.

Ancak yine bir sorun çıkmıştı.

Nazım Hikmet askeri şubeye çağrılmış ve af evrakı bulunmadığı için bir gün boyunca göz altında tutulmuştu. Serbest bırakıldıktan sonra askeri hastanede iki doktor tarafından muayene edilen Nazım Hikmet’e sağlam raporu verilmişti. Hikmet’in askere alınması –ve orada öldürülmesi- için hiçbir engel kalmamıştı.

Bütün planlar suya düşmüş gibi gözüküyordu.

Tam o sırada Nazım Hikmet muayene sonucunda çıkan sağlam raporunu protesto etti ve sağlık durumunun bir heyet tarafından incelenmesini istedi. Bu heyetin de ona sağlam raporu vereceğini biliyordu, ancak zaten asıl amacı zaman kazanmaktı.

Artık Hikmet’in hızlı hareket etmesi gerekiyordu.

17 Haziran günü Nazım Hikmet; ardındaki polis takibatını aşabilmek için sık sık taksi değiştirerek daha önceden kararlaştırdıkları plaja gitti. Plajda onu Refik Erduran ve Hikmet’in kız kardeşi bekliyordu. Erduran’la birlikte tekneye atladılar.

O gün, deniz ve talih Mavi Gözlü Dev’in yanındaydı. Oldukça dingin olan denizde kimseye fark ettirmeden kaçmayı başardılar. Denizde ilerlerken; karşılarına Plehanov isimli Romen bandıralı bir gemi çıktı.

Nazım Hikmet’in aklına gemiyi durdurup ismini söylemek ve eğer tanırlarsa o gemiyle Romanya’ya gitme fikri geldi. Eğer gemide onu kimse tanımazsa; Bulgaristan’a gideceklerdi.

Gemide birkaç işçi onu tanıdı. Plehanov gemisi bir yük gemisiydi, bu yüzden içinde yolcu yoktu. Geminin kaptanı bir telgraf trafiğinden sonra Nazım Hikmet’i gemiye almıştı. Erduran ise aynı motorla geri döndü.

Bir gün sonra Nazım Hikmet; artık Köstence’deydi. Burada önce polis tarafından sorgulandı, ardından Köstence’de Komünist Parti teşkilatından birkaç kişi tarafından il komitesine götürüldü. Bir gün kadar Lyuba Kişinyovskaya isimli bir kadına ait parti evinde kaldıktan sonra Bükreş’e gitti.

Nazım Hikmet için “memleket hasreti” işte böyle başladı. Hikmet, tüm bunları 22 Haziran 1921’de N. Puhlov isimli bir devlet görevlisine anlatmıştı. Rusya Sosyal ve Siyasal Tarih Arşivi’nde saklanan bu belgeler 2007 yılında Toplumsal Tarih dergisi tarafından yayımlandı.

İşte Nazım Hikmet; böyle bir siyasal ortamda Türkiye’den kaçtı. Nazım; bugün de bazı çevrelerce itham edildiği gibi o zaman da vatan hainliğiyle suçlanıyordu. İşte “vatan haini” isimli şiirini de o tepkilere karşı yazdı. Hikmet; Türkiye’den kaçtıktan sonra pek çok emperyalizm ve savaş karşıtı eylemde yer aldı. Nazım Hikmet; hem Türkiye’deyken hem de yurtdışındayken Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılmasıyla ilgili şiirler yazdı. “23 Cent’lik Asker”, “Teslim ol Ahmet” gibi şiirleri nedeniyle vatan hainliğiyle suçlandı.

“Mavi gözlü dev” gittiği ülkede Stalin’i eleştiren yazı ve şiirler de yazdı. Stalin’in ölümünden sonra yazdığı şiiri nedeniyle ona verilmesi planlanan Lenin Barış Ödülü Hikmet’e verilmedi.

Sonsöz yerine

Devletler; memleket sevgisini kendi politikalarıyla aynı tepside sunarak bu duyguyu ipotek altına aldıklarını düşünürler. Hükümetler böylece politikalarına geniş bir meşruiyet zemini bulurlar. Bu politikalara şu veya bu sebeple karşı gelenleri vatan haini olmakla suçlarlar.

Gerçek; er geç anlaşılır.

Binlerce askeri; dilini, dini ve belki de dünya haritasındaki yerini bile bilmediği bir ülkeye sırf kredi alabilmek, NATO’ya girebilmek için dünyanın bir ucuna sürenler Nazım’ı “hain” diye suçladılar.

Nazım ise derdini onlara değil; savaş sırasında radyolardan Ahmet’e anlattı;

Yedi deniz ardında kaldı Anadol
Köy halkıyla beraber.
Onlar bu yıl toprak istedi Ali bey çiftliğinden.
Dövüşüldü candarmalarla.
Dursun vuruldu,
yaralandı koca anan,
hapise düştü millet.

Kimi öldürmeğe gidiyorsun Ahmet?

Ve onların en ucuz ölüm aleti sendin, Ahmet,
vebalı farelerinden de ucuz.
Kore’de yağmur mu yağıyor?
Dinecek.
Ya defolup gideceksiniz,
ya denize dökecekler sizi.
Ne halt edeyim? deme Ahmet,
teslim ol.

Yiğitliğin zerresi kaldıysa sende,
teslim ol.
Teslim ol ananın başı için,
teslim ol Türk halkı adına,
Ahmet, kardeşim,
kardeşlerine teslim ol.

Nazım, memleketine kavuşamadan, 1963 yılında öldü.. Dünyanın her yerinden binlerce yoldaşının diline gömüldü..

Adnan Menderes'in Son Mektubu..

0 yorum

"Sizlere dargin degilim, sizin ve diger zevatin iplerinin hangi efendiler tarafindan idare edildigini biliyorum. Onlara da dargin degilim. Kellemi onlara götürdügünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes, hürriyet ugruna koydugu basini 17 sene evvel almadigimiz için sizlere mütesekkirdir. Idam edilmek için ortada hiçbir sebep yaok. Ölüme karar-i metanetle gittigimi, silahlarin gölgesinde yasayan kahraman efendilerinizce acaba söyleyebilecek misiniz ?

tarih72.jpg (11545 Byte)

Sunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanilacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizii yine de 1950'de kurtarabilirdim. Dirimden Korkmayacaktiniz. Ama simdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes'in ölümü sizi ebediyete kadar takib edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna ragmen merhametim sizlerle beraberdir.

Ftotograflarla-50 Yıl Önce Bugün 27 Mayıs Darbesi

0 yorum
Fotograflarla 27 Mayıs Darbesi






Tarihimizdeki önemli dönüm noktalarının özel anlamlar taşıyan sene-i devriyelerini peş peşe idrak ediyoruz. İki yıl önce 100. yılını geride bıraktığımız 2. Meşrutiyet, 90. yılını kutladığımız TBMM, üzerinden 60 yıl geçen 14 Mayıs 1950’deki beyaz ihtilâl, geçtiğimiz 23 Mart’ta 50. yıldönümünü idrak ettiğimiz Üstadın vefatı ve bugün de 50. yılında 27 Mayıs...

Sıraladığımız bütün bu yıldönümleri, bize, söz konusu olayları bilâhare yaşanan gelişmelerle birlikte tekrar yorumlayıp, bugüne ve geleceğe ışık tutacak doğru dersler çıkarma fırsatı veriyor.

102 yıl önce 2. Meşrutiyetle başlayan süreçte TBMM’nin ortaya çıkışı, cumhuriyet adı altında kurulan 27 senelik tek parti diktasının ardından 14 Mayıs 1950’de gelen demokrasi hamlesi ve bu süreçte müthiş bir iman ve hürriyet mücadelesi veren Said Nursî’nin 23 Mart 1960’ta vefatından iki sonra gerçekleşen 27 Mayıs askerî darbesi...

Bu birbiriyle bağlantılı, hattâ yer yer iç içe gelişen olaylar silsilesindeki temel dinamikleri, irtibat ve kopmaları çok iyi tahlil etmek lâzım ki, bugün geldiğimiz noktayı doğru anlayabilelim.

Bu tahlilleri isabetli yapabilmek için, bütün bu devirleri yaşayan Bediüzzaman’ın yol gösterici rehberlik ve kılavuzluğuna başvurmak gerekiyor.

2. Meşrutiyetin ilânı sonrasında yaptığı yorumlarda yeni rejimin dayanması gereken temel değerleri “adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvet” olarak özetleyen Said Nursî, hürriyetin İslâm ahlâkıyla bezenerek süslenmesi halinde yaşayıp gelişebileceği gerçeğine dikkat çekmişti.

Ve şahıs istibdadından kurtulalım derken komite istibdadına yakalanmama uyarısı yapmıştı.

Haklı çıktı. Evvelâ, padişahın istibdadına bayrak açıp hürriyeti getirme iddiasıyla iktidara gelen İttihatçıların komite istibdadı geldi; ardından cumhuriyet adı altında tesis edilip, öncekilerin tamamına rahmet okutacak tek parti diktası...

Bediüzzaman meşrutiyet döneminde irtibat kurup dine hizmet için teşvik ettiği Ahrarların, 1950’de demokratlar olarak tekrar dirilip iktidara gelmesinden sonra aynı teşviklerini sürdürdü.

Ve aynı kadroların hatalarına karşı da yapıcı ve yol gösterici eleştiri ve uyarılarda bulundu.

Hayatının son yıllarında bu ikazları iyice yoğunlaştırdı. Vatan, millet, Kur’ân ve İslâmiyet namına iktidarda muhafazasına çalıştığı demokratlara karşı Halkçıların ırkçılığı elde edip darbe vurabileceği yolundaki endişelerini dile getirdi.

Ve maalesef bu endişeleri de, vefatından iki ay sonra yapılan 27 Mayıs darbesiyle doğrulandı.

Türkiye hâlâ o darbenin kurduğu hukuk dışı ve antidemokratik sistemden çıkabilmiş değil.

Millet iradesine, millete sorulmadan koşulan zoraki ortakların tasallutu, bilhassa asker-yargı vesayeti ve demokratik kontrol altına alınamayan “bürokratik oligarşi” şeklinde devam ediyor.

27 Mayıs’ın en tahripkâr sonuçlarından biri de, sonraki askerî darbeler için yol açmış olması.

Ve ordu içinde darbeci zihniyeti devam ettirecek kadroları teşvik edip yetiştirmek suretiyle, bu müdahale geleneğini adeta sistemleştirmesi.

27 Mayıs’ın devirdiği Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın torunu Emine Gürsoy’un, o dönemde yürüyüş yapan Harbiye öğrencileri ve Yassıada duruşmalarında görevlendirilen genç subaylarla ilgili olarak tuttuğu çeteledeki isimlerin sonraki serencamları bu bağlamda son derece manidar.

İsmail Hakkı Karadayı, Teoman Koman, Çevik Bir, Doğu Aktulga, Fevzi Türkeri, Çetin Doğan, Şener Eruygur, Hurşit Tolon, Tuncer Kılınç ve Yaşar Büyükanıt gibi isimler bunlardan.

28 Şubat’ta, BÇG yapılanmalarında, Ergenekon bağlantılarında, Balyoz adıyla kamuoyuna mal olan darbe planlarında ve de 27 Nisan sürecinde aktif roller üstlenen bu generallerin ortak özelliği, “Yassıada stajı”ndan geçmiş olmaları...

Gürsoy, onlar için “Yassıada’da yetiştirildiler ve hep terfî ettiler” diyor. (Pazar-Vatan, 23.5.10)

Peki, millete ve demokrasiye verdiği zararların yanında, ordudaki tahripkâr sonuçları da hâlâ devam eden 27 Mayıs düzeni ne zaman bitecek?